Bugünlerde toplumun her katmanında, her tartışma masasında ve her dijital platformda garip bir olimpiyat düzenleniyor: Mağduriyet Yarışları. Kimse artık bir hatayı ya da bir sorumluluğu üstlenmiyor. Bunun yerine, herkes kendi yarasını en büyük, kendi acısını en kutsal, kendi haksızlığını en "benzersiz haklılık" ilan etme peşinde. Maalesef modern insan, özgürleşmek yerine "kurban" rolüne sığınarak sorumluluktan kaçmanın en konforlu yolunu buldu.
Eskiden bir hata yapıldığında "Özür dilerim, hatalıyım" demek bir erdemdi. Şimdiyse bu cümlenin yerini devasa bir "Ama..." ile başlayan mazeretler silsilesi aldı. Hatalı olan herkesin bir hikâyesi var: Ya sistemin kurbanı, ya çocukluk travmalarının esiri ya da "başkalarının" kötü niyetinin hedefi.
Sorumluluk almak, omuzlara bir yük bindirir; hesap vermeyi, telafi etmeyi gerektirir. Oysa "mağdur" ilan edilmek, kişiye her türlü yanlışı yapma hakkı ve toplumsal bir dokunulmazlık zırhı kazandırıyor. Bu "mağduriyet limanı", vicdan azabından kaçanların sığındığı en korunaklı ama en çürütücü yer haline geldi.
Bu durumun en tehlikeli boyutu ise, gerçek mağdurların sesini boğan o narsist mağduriyet hali. Gerçekten haksızlığa uğrayan bir kadın, tacize uğrayan bir çocuk ya da emeği sömürülen bir işçi sesini yükselttiğinde; aniden birileri çıkıp "Siz ona haksızlık diyorsunuz ama ben de neler çektim bir bilseniz!" diyerek sahneyi çalıyor.
Bu, sadece bir bencillik değil, aynı zamanda bir tür ruhsal gasptır. Kendi ufak hayal kırıklıklarını, başkalarının trajedileriyle yarıştıran bu güruh; toplumsal empatiyi köreltiyor. Herkesin kendini "en mağdur" ilan ettiği bir yerde, kimse gerçek bir acıya odaklanamıyor. Acı bile bir "rekabet" unsuru haline gelince, vicdanın o sessiz frekansı gürültüde kaybolup gidiyor.
Dün bahsettiğimiz o "ahlak maskeli" grupları hatırlayın. Yolsuzluk yaparken yakalanan siyasi, tacizle suçlanan "muhafazakâr" ya da mobbing yapan yönetici... Hepsinin ortak savunması aynı: "Bana kumpas kuruldu, ben aslında bir kurbanım."
Mağduriyet, günahları yıkamanın en ucuz deterjanı oldu. Kendi gölgesiyle barışmayan, içindeki karanlığı reddeden herkes, aklanmak için bir "düşman" yaratıp kendini o düşmanın kurbanı olarak pazarlıyor. Kadınları sistemin içinde sindirmeye çalışan, "cam tavanları" inşa eden zihniyet bile, günün sonunda kadının başarısını "erkeklerin mağduriyeti" gibi sunmaya çalışacak kadar ileri gidebiliyor.
Bir toplumun iyileşmesi, bireylerin aynaya bakıp "Ben ne yaptım?" diyebilmesiyle başlar. Sürekli başkalarını suçlamak, sürekli "mağdurum" diye ağlamak bizi sadece yerimizde saydırır. Başarı, başkalarının lütfu olmadığı gibi; başarısızlık da her zaman başkalarının suçu değildir.
Kutsallaştırdığımız o mağduriyet cüppelerini üzerimizden çıkarıp atmadıkça, gerçek adaleti de gerçek huzuru da bulamayacağız. Çünkü hayat, başımıza gelenlerden ziyade, o başımıza gelenlere karşı aldığımız sorumluluktur.
Bugün bu yarışı bırakalım. En çok acı çeken değil, en çok sorumluluk alan ve hatasıyla yüzleşecek kadar cesur olan
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İrem SÖNMEZOĞLU
Çıkarın "Mağduriyet" Gömleklerini
Bugünlerde toplumun her katmanında, her tartışma masasında ve her dijital platformda garip bir olimpiyat düzenleniyor: Mağduriyet Yarışları. Kimse artık bir hatayı ya da bir sorumluluğu üstlenmiyor. Bunun yerine, herkes kendi yarasını en büyük, kendi acısını en kutsal, kendi haksızlığını en "benzersiz haklılık" ilan etme peşinde. Maalesef modern insan, özgürleşmek yerine "kurban" rolüne sığınarak sorumluluktan kaçmanın en konforlu yolunu buldu.
Eskiden bir hata yapıldığında "Özür dilerim, hatalıyım" demek bir erdemdi. Şimdiyse bu cümlenin yerini devasa bir "Ama..." ile başlayan mazeretler silsilesi aldı. Hatalı olan herkesin bir hikâyesi var: Ya sistemin kurbanı, ya çocukluk travmalarının esiri ya da "başkalarının" kötü niyetinin hedefi.
Sorumluluk almak, omuzlara bir yük bindirir; hesap vermeyi, telafi etmeyi gerektirir. Oysa "mağdur" ilan edilmek, kişiye her türlü yanlışı yapma hakkı ve toplumsal bir dokunulmazlık zırhı kazandırıyor. Bu "mağduriyet limanı", vicdan azabından kaçanların sığındığı en korunaklı ama en çürütücü yer haline geldi.
Bu durumun en tehlikeli boyutu ise, gerçek mağdurların sesini boğan o narsist mağduriyet hali. Gerçekten haksızlığa uğrayan bir kadın, tacize uğrayan bir çocuk ya da emeği sömürülen bir işçi sesini yükselttiğinde; aniden birileri çıkıp "Siz ona haksızlık diyorsunuz ama ben de neler çektim bir bilseniz!" diyerek sahneyi çalıyor.
Bu, sadece bir bencillik değil, aynı zamanda bir tür ruhsal gasptır. Kendi ufak hayal kırıklıklarını, başkalarının trajedileriyle yarıştıran bu güruh; toplumsal empatiyi köreltiyor. Herkesin kendini "en mağdur" ilan ettiği bir yerde, kimse gerçek bir acıya odaklanamıyor. Acı bile bir "rekabet" unsuru haline gelince, vicdanın o sessiz frekansı gürültüde kaybolup gidiyor.
Dün bahsettiğimiz o "ahlak maskeli" grupları hatırlayın. Yolsuzluk yaparken yakalanan siyasi, tacizle suçlanan "muhafazakâr" ya da mobbing yapan yönetici... Hepsinin ortak savunması aynı: "Bana kumpas kuruldu, ben aslında bir kurbanım."
Mağduriyet, günahları yıkamanın en ucuz deterjanı oldu. Kendi gölgesiyle barışmayan, içindeki karanlığı reddeden herkes, aklanmak için bir "düşman" yaratıp kendini o düşmanın kurbanı olarak pazarlıyor. Kadınları sistemin içinde sindirmeye çalışan, "cam tavanları" inşa eden zihniyet bile, günün sonunda kadının başarısını "erkeklerin mağduriyeti" gibi sunmaya çalışacak kadar ileri gidebiliyor.
Bir toplumun iyileşmesi, bireylerin aynaya bakıp "Ben ne yaptım?" diyebilmesiyle başlar. Sürekli başkalarını suçlamak, sürekli "mağdurum" diye ağlamak bizi sadece yerimizde saydırır. Başarı, başkalarının lütfu olmadığı gibi; başarısızlık da her zaman başkalarının suçu değildir.
Kutsallaştırdığımız o mağduriyet cüppelerini üzerimizden çıkarıp atmadıkça, gerçek adaleti de gerçek huzuru da bulamayacağız. Çünkü hayat, başımıza gelenlerden ziyade, o başımıza gelenlere karşı aldığımız sorumluluktur.
Bugün bu yarışı bırakalım. En çok acı çeken değil, en çok sorumluluk alan ve hatasıyla yüzleşecek kadar cesur olan