Modern dünyanın en büyük yanılsamasıyla karşı karşıyayız: Bilgiye erişimin bu kadar kolay olduğu bir çağda, cehaletin değil, "kurmaca"nın hüküm sürdüğü bir dönemden geçiyoruz. Bugün artık kimse "Gerçek nedir?" diye sormuyor. Herkesin dilindeki asıl soru şu: "Bana kim daha iyi bir hikâye anlatacak?"
Artık somut verilerin, çıplak hakikatlerin ve soğuk istatistiklerin devri kapandı. Şimdi vitrinlerde duygulara dokunan, düşman yaratan, kahraman kurgulayan ve bizi o meşhur "yankı odalarımıza" hapseden parlatılmış hikâyeler var.
Siyaset meydanları artık vaatlerin değil, kurguların yarıştığı bir tiyatro sahnesi. Seçmen, kendisine ekonomik kalkınma planları sunan bir teknokrattan ziyade; ona bir "destan" yazan, onu bir mücadelenin parçası hissettiren liderin peşinden gidiyor.
Çünkü gerçek sıkıcıdır, sorumluluk yükler ve yüzleşme gerektirir. Oysa iyi anlatılmış bir siyasi hikâye, sizi bir masalın kahramanı yapar. Hataları "dış güçlere", başarısızlıkları "gölge düşmanlara" yansıtan o muazzam kurgu, gerçeğin ağırlığından kaçmak isteyen kitleler için en konforlu sığınaktır. Şirin Hanım'ın röportajda bahsettiği o "popülist ve rica minnet ilişkileri sürdüren" yönetim tarzı, aslında bu "iyi anlatılmış ama içi boş" hikâyelerin bir yansımasıdır.
Eskiden medya "gerçeği aktarmak"la yükümlüydü. Bugün ise medya, gerçeği bir "içerik" haline getirip servis etmekle meşgul. Haber bültenleri, olayın özünden ziyade dramatik kurgusuna odaklanıyor. Sosyal medya ise bu durumu bir üst seviyeye taşıdı: Algoritma adaleti.
Algoritmalar bize gerçeği değil, duymak istediğimiz hikâyeyi fısıldıyor. Bir tweetin doğruluğu değil, ne kadar "etkileşim" aldığı (yani ne kadar iyi bir hikâye anlattığı) onun gerçekliğini belirliyor. Doğru ama sıkıcı bir haber, yalan ama sarsıcı bir kurgunun karşısında saniyeler içinde can veriyor. Bizler artık gerçeğin peşindeki dedektifler değil, dijital masalların uyuşmuş dinleyicileriyiz.
İster bir seçim kampanyası olsun, ister bir marka lansmanı, isterseniz de bir sosyal sorumluluk projesi... Başarı artık "doğru olanı yapmakta" değil, "yapılanı nasıl ambalajladığınızda" saklı.
Gerçeğin sesini kıstığımızda, geriye sadece yüksek sesle anlatılan yalanlar kalır. Bir kadının başarısını "kibir" diye etiketleyen o toplumsal hikâye de, bir öğretmenin katledilmesini sadece "üçüncü sayfa haberi" gibi sunan o medya kurgusu da aynı zehirden besleniyor.
Göz kamaştırıcı ışıklar, dramatik müzikler ve özenle seçilmiş kelimelerle bize sunulan o "iyi anlatılmış" hikâyelerden biraz başımızı kaldırma vaktimiz gelmedi mi? Gerçek, bazen canımızı yaksa da bizi özgürleştiren tek şeydir.
Unutmayın; bir hikâye ne kadar iyi anlatılırsa anlatılsın, günün sonunda çıplak gerçekle yüzleşmek kaçınılmazdır. Hikâyeler uyutur, gerçekler uyandırır. Biz bugün, hangisini seçiyoruz?
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İrem SÖNMEZOĞLU
Gerçekten Yorulduk, Bize İyi Bir Hikaye Anlatın!
Modern dünyanın en büyük yanılsamasıyla karşı karşıyayız: Bilgiye erişimin bu kadar kolay olduğu bir çağda, cehaletin değil, "kurmaca"nın hüküm sürdüğü bir dönemden geçiyoruz. Bugün artık kimse "Gerçek nedir?" diye sormuyor. Herkesin dilindeki asıl soru şu: "Bana kim daha iyi bir hikâye anlatacak?"
Artık somut verilerin, çıplak hakikatlerin ve soğuk istatistiklerin devri kapandı. Şimdi vitrinlerde duygulara dokunan, düşman yaratan, kahraman kurgulayan ve bizi o meşhur "yankı odalarımıza" hapseden parlatılmış hikâyeler var.
Siyaset meydanları artık vaatlerin değil, kurguların yarıştığı bir tiyatro sahnesi. Seçmen, kendisine ekonomik kalkınma planları sunan bir teknokrattan ziyade; ona bir "destan" yazan, onu bir mücadelenin parçası hissettiren liderin peşinden gidiyor.
Çünkü gerçek sıkıcıdır, sorumluluk yükler ve yüzleşme gerektirir. Oysa iyi anlatılmış bir siyasi hikâye, sizi bir masalın kahramanı yapar. Hataları "dış güçlere", başarısızlıkları "gölge düşmanlara" yansıtan o muazzam kurgu, gerçeğin ağırlığından kaçmak isteyen kitleler için en konforlu sığınaktır. Şirin Hanım'ın röportajda bahsettiği o "popülist ve rica minnet ilişkileri sürdüren" yönetim tarzı, aslında bu "iyi anlatılmış ama içi boş" hikâyelerin bir yansımasıdır.
Eskiden medya "gerçeği aktarmak"la yükümlüydü. Bugün ise medya, gerçeği bir "içerik" haline getirip servis etmekle meşgul. Haber bültenleri, olayın özünden ziyade dramatik kurgusuna odaklanıyor. Sosyal medya ise bu durumu bir üst seviyeye taşıdı: Algoritma adaleti.
Algoritmalar bize gerçeği değil, duymak istediğimiz hikâyeyi fısıldıyor. Bir tweetin doğruluğu değil, ne kadar "etkileşim" aldığı (yani ne kadar iyi bir hikâye anlattığı) onun gerçekliğini belirliyor. Doğru ama sıkıcı bir haber, yalan ama sarsıcı bir kurgunun karşısında saniyeler içinde can veriyor. Bizler artık gerçeğin peşindeki dedektifler değil, dijital masalların uyuşmuş dinleyicileriyiz.
İster bir seçim kampanyası olsun, ister bir marka lansmanı, isterseniz de bir sosyal sorumluluk projesi... Başarı artık "doğru olanı yapmakta" değil, "yapılanı nasıl ambalajladığınızda" saklı.
Gerçeğin sesini kıstığımızda, geriye sadece yüksek sesle anlatılan yalanlar kalır. Bir kadının başarısını "kibir" diye etiketleyen o toplumsal hikâye de, bir öğretmenin katledilmesini sadece "üçüncü sayfa haberi" gibi sunan o medya kurgusu da aynı zehirden besleniyor.
Göz kamaştırıcı ışıklar, dramatik müzikler ve özenle seçilmiş kelimelerle bize sunulan o "iyi anlatılmış" hikâyelerden biraz başımızı kaldırma vaktimiz gelmedi mi? Gerçek, bazen canımızı yaksa da bizi özgürleştiren tek şeydir.
Unutmayın; bir hikâye ne kadar iyi anlatılırsa anlatılsın, günün sonunda çıplak gerçekle yüzleşmek kaçınılmazdır. Hikâyeler uyutur, gerçekler uyandırır. Biz bugün, hangisini seçiyoruz?