Kadına yönelik şiddet haberlerini okuduğumuzda hissettiğimiz o derin öfke ve çaresizlik, aslında buzdağının sadece görünen kısmıdır. Bu şiddeti besleyen, meşrulaştıran ve amalı cümlelerle savunan zihniyet, gücünü bireysel tercihlerden çok, toplumun kolektif bilinçaltına kazınmış hatalı kodlardan alıyor.
İstismar ve şiddet vakalarında toplumda sıkça gördüğümüz inkar eğilimi, aslında ruhun kendini koruma çabasıdır. Bir durumun nasıl yönetileceğini bilmemek, kişileri en kolay yol olan yok saymaya iter. Ancak bilinçaltında kabul edilmeyen her gerçek, gölgeye itilir ve daha yıkıcı bir formda geri döner. Şiddeti meşrulaştıran her söylem, aslında kolektif bir yarayı iyileştirmek yerine üzerini kabukla örtmektir.
Şiddet uygulayan zihniyetin temelinde çoğu zaman narsisist bir yapı ve çarpık bir güç algısı yatar. Bu yapı tek başına oluşmaz; çevresel koşullar ve erkeğin her şeye sahip olma hakkı olduğu yönündeki toplumsal telkinlerle şekillenir. Bilinçaltı düzeyinde şiddet, aslında bir güç gösterisi değil, derin bir güçsüzlük ve yetersizlik korkusunun dışavurumudur. Kendini ancak bir başkasını tahakküm altına alarak var sayan birey, aslında kendi içindeki o yaralı ve korkak çocukla yüzleşemediği için şiddete sığınır.
Şiddet ve istismar, bireyin ruhunda dünyaya karşı derin bir güvensizlik, kendine yabancılaşma ve bağ kurma sorunları açar. Toplum olarak bu travmayı iyileştiremememizin sebebi, şiddeti sadece fiziksel bir eylem olarak görmemizdir. Oysa asıl yıkım, kurbanın zihnindeki güvenli dünya kodunun yerle bir olmasıdır. Bu güveni yeniden inşa etmek için profesyonel desteğin yanı sıra, aile ve toplumun topyekûn bir bilinçlenmesi şarttır.
Bursa özelinde ve ülke genelinde bu karanlık döngüyü kırmanın tek yolu; üstünü kapatmadan, sansürlemeden ve panik üretmeden bu konuları açıkça konuşmaktır. Kadınların yaratıcı, onarıcı ve şefkatli enerjisi toplumun merkezine taşınmadıkça, onarma kültürü gelişemez. Şiddet, kadının doğayla ve toplumla olan o kadim bağını kopardığında, aslında şehrin ve toplumun nefesi kesilir.
Kadına şiddet bir kader değil, bilinçaltı düzeyinde değiştirilmesi gereken bir kod hatasıdır. Unutmayın, bir çocuğu korumak veya bir kadının sesine ses olmak, sadece bir yardım değil; geleceğimizi ve kolektif ruh sağlığımızı onarma görevidir.
Konuşmaktan korkmadığımız, şiddeti meşrulaştıran bahanelerin arkasına saklanmadığımız bir toplum dileğiyle.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İrem SÖNMEZOĞLU
Güç, Narsisizm ve Eril Travma
Kadına yönelik şiddet haberlerini okuduğumuzda hissettiğimiz o derin öfke ve çaresizlik, aslında buzdağının sadece görünen kısmıdır. Bu şiddeti besleyen, meşrulaştıran ve amalı cümlelerle savunan zihniyet, gücünü bireysel tercihlerden çok, toplumun kolektif bilinçaltına kazınmış hatalı kodlardan alıyor.
İstismar ve şiddet vakalarında toplumda sıkça gördüğümüz inkar eğilimi, aslında ruhun kendini koruma çabasıdır. Bir durumun nasıl yönetileceğini bilmemek, kişileri en kolay yol olan yok saymaya iter. Ancak bilinçaltında kabul edilmeyen her gerçek, gölgeye itilir ve daha yıkıcı bir formda geri döner. Şiddeti meşrulaştıran her söylem, aslında kolektif bir yarayı iyileştirmek yerine üzerini kabukla örtmektir.
Şiddet uygulayan zihniyetin temelinde çoğu zaman narsisist bir yapı ve çarpık bir güç algısı yatar. Bu yapı tek başına oluşmaz; çevresel koşullar ve erkeğin her şeye sahip olma hakkı olduğu yönündeki toplumsal telkinlerle şekillenir. Bilinçaltı düzeyinde şiddet, aslında bir güç gösterisi değil, derin bir güçsüzlük ve yetersizlik korkusunun dışavurumudur. Kendini ancak bir başkasını tahakküm altına alarak var sayan birey, aslında kendi içindeki o yaralı ve korkak çocukla yüzleşemediği için şiddete sığınır.
Şiddet ve istismar, bireyin ruhunda dünyaya karşı derin bir güvensizlik, kendine yabancılaşma ve bağ kurma sorunları açar. Toplum olarak bu travmayı iyileştiremememizin sebebi, şiddeti sadece fiziksel bir eylem olarak görmemizdir. Oysa asıl yıkım, kurbanın zihnindeki güvenli dünya kodunun yerle bir olmasıdır. Bu güveni yeniden inşa etmek için profesyonel desteğin yanı sıra, aile ve toplumun topyekûn bir bilinçlenmesi şarttır.
Bursa özelinde ve ülke genelinde bu karanlık döngüyü kırmanın tek yolu; üstünü kapatmadan, sansürlemeden ve panik üretmeden bu konuları açıkça konuşmaktır. Kadınların yaratıcı, onarıcı ve şefkatli enerjisi toplumun merkezine taşınmadıkça, onarma kültürü gelişemez. Şiddet, kadının doğayla ve toplumla olan o kadim bağını kopardığında, aslında şehrin ve toplumun nefesi kesilir.
Kadına şiddet bir kader değil, bilinçaltı düzeyinde değiştirilmesi gereken bir kod hatasıdır. Unutmayın, bir çocuğu korumak veya bir kadının sesine ses olmak, sadece bir yardım değil; geleceğimizi ve kolektif ruh sağlığımızı onarma görevidir.
Konuşmaktan korkmadığımız, şiddeti meşrulaştıran bahanelerin arkasına saklanmadığımız bir toplum dileğiyle.