Bu hafta, bir haber manşetine baktığımızda ya da sosyal medyada bir infial dalgasına kapıldığımızda kendimize sormaktan korktuğumuz o karanlık soruya odaklanalım: Gerçekten adalet mi arıyoruz, yoksa ruhumuzdaki o ilkel intikam açlığını mı doyurmaya çalışıyoruz?
Toplumsal bir trajedi yaşandığında, ekran başındaki milyonların ağzından dökülen "En ağır cezayı alsın", "İdam edilsin", "Gün yüzü görmesin" feryatları, hukukun soğukkanlı koridorlarından ziyade, insan doğasının en eski ve en vahşi dürtüsüne işaret ediyor.
Sosyal Medya: Modern Çağın Giyotin Meydanı
Eskiden suçlular kasaba meydanlarında teşhir edilir, kalabalıklar öfkesini taş atarak kusardı. Bugün o meydanlar X ya da Instagram yorumlarına taşındı. Sosyal medya yargılamaları, delillerin yerini duyguların, mahkeme heyetinin yerini ise "beğeni" sayılarının aldığı bir linç kültürüne dönüştü.
Dijital parmaklarımızla birini idama mahkûm ederken, aslında adaletin tesisiyle ilgilenmiyoruz. O an hissettiğimiz öfkeyi birine yansıtarak kendi içimizdeki huzursuzluğu dindirmeye çalışıyoruz. Adalet şifadır, intikam ise sadece geçici bir uyuşturucudur. Sosyal medya, bu uyuşturucuyu bize "toplumsal duyarlılık" maskesiyle her gün servis ediyor.
Cezalandırma Dürtüsü: İçimizdeki "Vahşi"
İnsanın içinde, binlerce yıl öncesinden kalan bir cezalandırma dürtüsü var. Bir haksızlık gördüğümüzde beynimizdeki ilkel bölge (amigdala) devreye girer ve "canını yak" komutunu verir. Adalet, tam da bu ilkel dürtünün üzerine inşa edilen, insanı hayvandan ayıran o "soğukkanlı" medeniyet tasarımıdır.
Adalet, suçlunun hak ettiğini almasıdır; intikam ise mağdurun (veya toplumun) suçluya acı çektirme isteğidir. Ağır ceza taleplerinin ardında yatan o "kısasa kısas" arzusu, aslında bizi suçlunun seviyesine indiren gizli bir tehlike taşır. Eğer biz, suçlunun canının yanmasından haz almaya başlarsak, savunduğumuz ahlaki zemin ayağımızın altından kayıp gider.
Adaletin Sessizliği vs. İntikamın Gürültüsü
Adalet yavaştır, titizdir ve sessizdir. İntikam ise gürültülüdür, acelecidir ve kördür. Bir kadının, bir çocuğun ya da bir canlının yaşam hakkına saldırıldığında hissettiğimiz o devasa öfke son derece insani. Ancak bu öfkeyi "adalet" diye pazarlayarak hukuk sistemini birer intikam makinesine dönüştürmeye çalışmak, toplumun ruhsal sağlığını bozar.
Gerçek adalet, suçun tekrarlanmamasını sağlayacak yapısal dönüşümü gerçekleştirmektir. Sadece bir caniyi parmaklıklar ardına göndermek (ya da daha kötüsünü dilemek) bataklıktaki bir sineği öldürmektir. İntikam sinekle uğraşır, adalet ise bataklığı kurutmanın yollarını arar.
Sonuç: Aynadaki Öfke
Kendi içimizdeki cezalandırma dürtüsüyle yüzleşmedikçe, dışarıda aradığımız adalet hiçbir zaman bizi tatmin etmeyecek. Çünkü intikamın sonu yoktur; her ceza "az", her acı "yetersiz" gelecektir.
Bugün kendimize şu soruyu soralım: Bir suçlu için "idam" isterken, gerçekten dünyanın daha güvenli bir yer olmasını mı istiyoruz, yoksa sadece içimizdeki o vahşi öfkenin susmasını mı? Cevabınız dürüstçe "öfkem sussun" ise, o an aradığınız şey adalet değil, intikamdır. Ve unutmayın; intikamla kurulan hiçbir şehir, hiçbir toplum huzur bulmamıştır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İrem SÖNMEZOĞLU
İçimizdeki Vahşi ve Cezalandırma Dürtüsü
Bu hafta, bir haber manşetine baktığımızda ya da sosyal medyada bir infial dalgasına kapıldığımızda kendimize sormaktan korktuğumuz o karanlık soruya odaklanalım: Gerçekten adalet mi arıyoruz, yoksa ruhumuzdaki o ilkel intikam açlığını mı doyurmaya çalışıyoruz?
Toplumsal bir trajedi yaşandığında, ekran başındaki milyonların ağzından dökülen "En ağır cezayı alsın", "İdam edilsin", "Gün yüzü görmesin" feryatları, hukukun soğukkanlı koridorlarından ziyade, insan doğasının en eski ve en vahşi dürtüsüne işaret ediyor.
Sosyal Medya: Modern Çağın Giyotin Meydanı
Eskiden suçlular kasaba meydanlarında teşhir edilir, kalabalıklar öfkesini taş atarak kusardı. Bugün o meydanlar X ya da Instagram yorumlarına taşındı. Sosyal medya yargılamaları, delillerin yerini duyguların, mahkeme heyetinin yerini ise "beğeni" sayılarının aldığı bir linç kültürüne dönüştü.
Dijital parmaklarımızla birini idama mahkûm ederken, aslında adaletin tesisiyle ilgilenmiyoruz. O an hissettiğimiz öfkeyi birine yansıtarak kendi içimizdeki huzursuzluğu dindirmeye çalışıyoruz. Adalet şifadır, intikam ise sadece geçici bir uyuşturucudur. Sosyal medya, bu uyuşturucuyu bize "toplumsal duyarlılık" maskesiyle her gün servis ediyor.
Cezalandırma Dürtüsü: İçimizdeki "Vahşi"
İnsanın içinde, binlerce yıl öncesinden kalan bir cezalandırma dürtüsü var. Bir haksızlık gördüğümüzde beynimizdeki ilkel bölge (amigdala) devreye girer ve "canını yak" komutunu verir. Adalet, tam da bu ilkel dürtünün üzerine inşa edilen, insanı hayvandan ayıran o "soğukkanlı" medeniyet tasarımıdır.
Adalet, suçlunun hak ettiğini almasıdır; intikam ise mağdurun (veya toplumun) suçluya acı çektirme isteğidir. Ağır ceza taleplerinin ardında yatan o "kısasa kısas" arzusu, aslında bizi suçlunun seviyesine indiren gizli bir tehlike taşır. Eğer biz, suçlunun canının yanmasından haz almaya başlarsak, savunduğumuz ahlaki zemin ayağımızın altından kayıp gider.
Adaletin Sessizliği vs. İntikamın Gürültüsü
Adalet yavaştır, titizdir ve sessizdir. İntikam ise gürültülüdür, acelecidir ve kördür. Bir kadının, bir çocuğun ya da bir canlının yaşam hakkına saldırıldığında hissettiğimiz o devasa öfke son derece insani. Ancak bu öfkeyi "adalet" diye pazarlayarak hukuk sistemini birer intikam makinesine dönüştürmeye çalışmak, toplumun ruhsal sağlığını bozar.
Gerçek adalet, suçun tekrarlanmamasını sağlayacak yapısal dönüşümü gerçekleştirmektir. Sadece bir caniyi parmaklıklar ardına göndermek (ya da daha kötüsünü dilemek) bataklıktaki bir sineği öldürmektir. İntikam sinekle uğraşır, adalet ise bataklığı kurutmanın yollarını arar.
Sonuç: Aynadaki Öfke
Kendi içimizdeki cezalandırma dürtüsüyle yüzleşmedikçe, dışarıda aradığımız adalet hiçbir zaman bizi tatmin etmeyecek. Çünkü intikamın sonu yoktur; her ceza "az", her acı "yetersiz" gelecektir.
Bugün kendimize şu soruyu soralım: Bir suçlu için "idam" isterken, gerçekten dünyanın daha güvenli bir yer olmasını mı istiyoruz, yoksa sadece içimizdeki o vahşi öfkenin susmasını mı? Cevabınız dürüstçe "öfkem sussun" ise, o an aradığınız şey adalet değil, intikamdır. Ve unutmayın; intikamla kurulan hiçbir şehir, hiçbir toplum huzur bulmamıştır.