“Zorunlu haller dışında ailecek dışarıdan yemeği kestik.”
Bir cümle. Ama içinde koca bir yorgunluk, koca bir çaresizlik, koca bir kabulleniş var.
Buna “tasarruf bilinci” diyenler olabilir. Ama kimse kusura bakmasın, bu bilinç değil; bu mecburiyet. Bu, insanların hayat standartlarının sessiz sedasız aşağı çekilmesidir.
İki kişilik yemek için bir kişinin bütün gün çalışması gerekiyorsa burada romantize edilecek hiçbir şey yoktur. Üç kahve içmek için bir gününü vermek zorunda kalıyorsan bu ekonomik denge değil, emek sömürüsüdür. Bir aylık kira için bir ay aralıksız çalışıyorsan, sen yaşamıyorsundur; sadece ayakta kalmaya çalışıyorsundur.
İnsanın emeği bu kadar mı değersiz?
Sabahın köründe uyanan, trafikte saatler harcayan, iş yerinde stres yutan, eve geldiğinde hâlâ zihni susmayan milyonlar var. Bu insanlar keyif düşkünü değil. Kimse her gün lüks restoranlarda yemek peşinde değil. Ama bir ailenin ayda bir dışarı çıkıp yemek yiyebilmesi lüks olmamalı. Bir insanın üç kahve içip sohbet edebilmesi hesap kitap kabusuna dönüşmemeli.
Asıl acı olan ne biliyor musunuz?
Buna alışmamız.
Önce “idare edelim” dedik.
Sonra “bir süre böyle.”
Şimdi “zaten gereksizdi” demeye başladık.
Hayır. Gereksiz değildi. İnsan olmak gereksiz değildir. Sosyalleşmek, nefes almak, küçük mutluluklar yaşamak gereksiz değildir. Hayat sadece kira ödemek, faturaları kapatmak, karnı doyurmak değildir. İnsan robot değildir. Duygusu var, ihtiyacı var, ruhu var.
Ama ruh konuşulmuyor artık. Çünkü herkes matematik yapıyor.
“Bu kaç saatime denk geliyor?”
“Buna değer mi?”
“Bu ay bunu yaparsak ay sonu ne olur?”
Sürekli kısmak zorunda kalan bir toplumun ruhu daralır. Sürekli vazgeçen bir insanın içi öfkeyle dolar. Çünkü mesele para değil sadece; mesele değer görmek. Mesele emeğinin karşılığını almak. Mesele çalıştığında sadece hayatta kalmak değil, biraz da yaşamak.
Bu tabloyu normalleştirenlere sitemim var.
“Şükredin” diyenlere öfkem var.
İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesini başarı hikâyesi gibi sunanlara itirazım var.
Şükür başka şeydir, susmak başka şey.
Bir ülkede insanlar sürekli harcamayı değil, hayatı kısmaya başlıyorsa orada alarm çalıyor demektir. Ve biz bu alarmı duymamak için kulaklarımızı kapatıyoruz. Çünkü konuşmak rahatsız ediyor. Gerçekler huzur kaçırıyor.
Evet, huzurumuz kaçmalı.
Çünkü bu düzen huzurlu değil.
İnsanların emeği üç kahveye, iki tabak yemeğe indirgenmemeli. Bir aylık çaba sadece barınmaya yetmemeli. Çalışan insanın geleceğe dair umudu olmalı. Çocuğuna “rahat ol” diyebilmeli. Ay sonunu değil, hayatını planlayabilmeli.
Öfkeliyim. Çünkü bu durum kader değil.
Sitemliyim. Çünkü insanlar bunu hak etmiyor.
Sinirliyim. Çünkü normalleştirilmeye çalışılıyor.
Hayat bu kadar ucuz olmamalı.
Emek bu kadar değersiz olmamalı.
Ve biz, sadece ayakta kalmaya razı olmamalıyız.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özlem BAYAR
Bu Hayat Bu Kadar Ucuz Olmamalı!
Bu Hayat Bu Kadar Ucuz Olmamalı!
“Zorunlu haller dışında ailecek dışarıdan yemeği kestik.”
Bir cümle. Ama içinde koca bir yorgunluk, koca bir çaresizlik, koca bir kabulleniş var.
Buna “tasarruf bilinci” diyenler olabilir. Ama kimse kusura bakmasın, bu bilinç değil; bu mecburiyet. Bu, insanların hayat standartlarının sessiz sedasız aşağı çekilmesidir.
İki kişilik yemek için bir kişinin bütün gün çalışması gerekiyorsa burada romantize edilecek hiçbir şey yoktur. Üç kahve içmek için bir gününü vermek zorunda kalıyorsan bu ekonomik denge değil, emek sömürüsüdür. Bir aylık kira için bir ay aralıksız çalışıyorsan, sen yaşamıyorsundur; sadece ayakta kalmaya çalışıyorsundur.
İnsanın emeği bu kadar mı değersiz?
Sabahın köründe uyanan, trafikte saatler harcayan, iş yerinde stres yutan, eve geldiğinde hâlâ zihni susmayan milyonlar var. Bu insanlar keyif düşkünü değil. Kimse her gün lüks restoranlarda yemek peşinde değil. Ama bir ailenin ayda bir dışarı çıkıp yemek yiyebilmesi lüks olmamalı. Bir insanın üç kahve içip sohbet edebilmesi hesap kitap kabusuna dönüşmemeli.
Asıl acı olan ne biliyor musunuz?
Buna alışmamız.
Önce “idare edelim” dedik.
Sonra “bir süre böyle.”
Şimdi “zaten gereksizdi” demeye başladık.
Hayır. Gereksiz değildi. İnsan olmak gereksiz değildir. Sosyalleşmek, nefes almak, küçük mutluluklar yaşamak gereksiz değildir. Hayat sadece kira ödemek, faturaları kapatmak, karnı doyurmak değildir. İnsan robot değildir. Duygusu var, ihtiyacı var, ruhu var.
Ama ruh konuşulmuyor artık. Çünkü herkes matematik yapıyor.
“Bu kaç saatime denk geliyor?”
“Buna değer mi?”
“Bu ay bunu yaparsak ay sonu ne olur?”
Sürekli kısmak zorunda kalan bir toplumun ruhu daralır. Sürekli vazgeçen bir insanın içi öfkeyle dolar. Çünkü mesele para değil sadece; mesele değer görmek. Mesele emeğinin karşılığını almak. Mesele çalıştığında sadece hayatta kalmak değil, biraz da yaşamak.
Bu tabloyu normalleştirenlere sitemim var.
“Şükredin” diyenlere öfkem var.
İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesini başarı hikâyesi gibi sunanlara itirazım var.
Şükür başka şeydir, susmak başka şey.
Bir ülkede insanlar sürekli harcamayı değil, hayatı kısmaya başlıyorsa orada alarm çalıyor demektir. Ve biz bu alarmı duymamak için kulaklarımızı kapatıyoruz. Çünkü konuşmak rahatsız ediyor. Gerçekler huzur kaçırıyor.
Evet, huzurumuz kaçmalı.
Çünkü bu düzen huzurlu değil.
İnsanların emeği üç kahveye, iki tabak yemeğe indirgenmemeli. Bir aylık çaba sadece barınmaya yetmemeli. Çalışan insanın geleceğe dair umudu olmalı. Çocuğuna “rahat ol” diyebilmeli. Ay sonunu değil, hayatını planlayabilmeli.
Öfkeliyim. Çünkü bu durum kader değil.
Sitemliyim. Çünkü insanlar bunu hak etmiyor.
Sinirliyim. Çünkü normalleştirilmeye çalışılıyor.
Hayat bu kadar ucuz olmamalı.
Emek bu kadar değersiz olmamalı.
Ve biz, sadece ayakta kalmaya razı olmamalıyız.