Haritalar sabit duruyor. Sınırlar kalın çizgilerle korunuyor. Masalarda açılan atlaslar hâlâ tertipli, düzenli ve temiz. Ama o çizgilerin içinde yaşayan insanlar yanıyor. Sessizce, çoğu zaman görünmeden, çoğu zaman da kimsenin gerçekten bakmadığı bir yerden yanıyorlar.
Bugün dünyada yaşanan hiçbir çatışma yalnızca toprakla ilgili değil. Asıl mesele, haritaların içine sıkışmış hayatlar. Evinden çıkan bir çocuğun geri dönüp dönemeyeceğini bilmediği sabahlar, akşamı göremeyen babalar, sessizce ağlayan anneler… Bunların hiçbiri sınır çizgilerinde görünmüyor. Ama gerçeğin tam merkezinde duruyorlar.
Savaş artık bir kelime olmaktan çıktı. Günlük hayatın içine sızan bir korkuya dönüştü. İnsanlar alışveriş listesi yapar gibi kaçış planı yapıyor. “Ekmek alırım” yerine “siren çalarsa nereye saklanırım” diye düşünüyor. Uyku, bir lüks; huzur, bir hatıra haline geliyor. Dünya, bu kadar çok insanın aynı anda korkuyla yaşamasını olağan kabul eder hale geldi.
En acı olan da bu: Alışmak. Bombalara alışmak, ölü sayısına alışmak, yıkılmış ev görüntülerine alışmak… Bir süre sonra rakamlar konuşuluyor, isimler unutuluyor. “Şu kadar kişi öldü” deniyor ama o sayının içinde kimlerin olduğu kimsenin umurunda olmuyor. Oysa her sayı bir hayattı. Bir sesi, bir hayali, bir yarını vardı.
Güçlü olanlar için savaş bir strateji. Zayıf olanlar içinse bir kader gibi sunuluyor. Masalarda alınan kararlar, sokaklarda yankı buluyor. Ama masadakiler hiçbir zaman o yankının altında kalmıyor. Bedeli ödeyenler hep aynı: sıradan insanlar. Ne politik hesapları var ne de küresel planları. Sadece yaşamak istiyorlar.
Daha da yaralayıcı olan, vicdanın seçici hale gelmesi. Bazı acılar manşet oluyor, bazıları dipnot bile sayılmıyor. Bazı ölümler “kaçınılmaz”, bazıları “trajik” ilan ediliyor. Oysa acının pasaportu yok. Bir annenin çığlığı her yerde aynı tınıya sahip. Bir çocuğun korkusu her dilde aynı.
Haritalar değişmiyor belki ama insanlar eksiliyor. Evler boşalıyor, şehirler yetim kalıyor. Travmalar nesilden nesile aktarılıyor. Bugün yaşanan her şiddet, yarının daha büyük sessizliğini hazırlıyor. Çünkü korkuyla büyüyen bir çocuk, dünyaya güvenmeyi öğrenemiyor.
Belki de en büyük yangın, tam burada başlıyor: İnsan hayatının değersizleştiği yerde. Bir coğrafya uğruna binlerce yaşam feda edilebiliyorsa, mesele artık siyaset değil; vicdan meselesidir. Ve vicdan, sustuğunda hiçbir düzen gerçekten “yeni” olamaz.
Haritalar yanmıyor. İnsanlar yanıyor.
Ve dünya, bu yangına çok uzun süredir sadece uzaktan bakıyor.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özlem BAYAR
Haritalar Değil, İnsanlar Yanıyor
Haritalar sabit duruyor. Sınırlar kalın çizgilerle korunuyor. Masalarda açılan atlaslar hâlâ tertipli, düzenli ve temiz. Ama o çizgilerin içinde yaşayan insanlar yanıyor. Sessizce, çoğu zaman görünmeden, çoğu zaman da kimsenin gerçekten bakmadığı bir yerden yanıyorlar.
Bugün dünyada yaşanan hiçbir çatışma yalnızca toprakla ilgili değil. Asıl mesele, haritaların içine sıkışmış hayatlar. Evinden çıkan bir çocuğun geri dönüp dönemeyeceğini bilmediği sabahlar, akşamı göremeyen babalar, sessizce ağlayan anneler… Bunların hiçbiri sınır çizgilerinde görünmüyor. Ama gerçeğin tam merkezinde duruyorlar.
Savaş artık bir kelime olmaktan çıktı. Günlük hayatın içine sızan bir korkuya dönüştü. İnsanlar alışveriş listesi yapar gibi kaçış planı yapıyor. “Ekmek alırım” yerine “siren çalarsa nereye saklanırım” diye düşünüyor. Uyku, bir lüks; huzur, bir hatıra haline geliyor. Dünya, bu kadar çok insanın aynı anda korkuyla yaşamasını olağan kabul eder hale geldi.
En acı olan da bu: Alışmak. Bombalara alışmak, ölü sayısına alışmak, yıkılmış ev görüntülerine alışmak… Bir süre sonra rakamlar konuşuluyor, isimler unutuluyor. “Şu kadar kişi öldü” deniyor ama o sayının içinde kimlerin olduğu kimsenin umurunda olmuyor. Oysa her sayı bir hayattı. Bir sesi, bir hayali, bir yarını vardı.
Güçlü olanlar için savaş bir strateji. Zayıf olanlar içinse bir kader gibi sunuluyor. Masalarda alınan kararlar, sokaklarda yankı buluyor. Ama masadakiler hiçbir zaman o yankının altında kalmıyor. Bedeli ödeyenler hep aynı: sıradan insanlar. Ne politik hesapları var ne de küresel planları. Sadece yaşamak istiyorlar.
Daha da yaralayıcı olan, vicdanın seçici hale gelmesi. Bazı acılar manşet oluyor, bazıları dipnot bile sayılmıyor. Bazı ölümler “kaçınılmaz”, bazıları “trajik” ilan ediliyor. Oysa acının pasaportu yok. Bir annenin çığlığı her yerde aynı tınıya sahip. Bir çocuğun korkusu her dilde aynı.
Haritalar değişmiyor belki ama insanlar eksiliyor. Evler boşalıyor, şehirler yetim kalıyor. Travmalar nesilden nesile aktarılıyor. Bugün yaşanan her şiddet, yarının daha büyük sessizliğini hazırlıyor. Çünkü korkuyla büyüyen bir çocuk, dünyaya güvenmeyi öğrenemiyor.
Belki de en büyük yangın, tam burada başlıyor: İnsan hayatının değersizleştiği yerde. Bir coğrafya uğruna binlerce yaşam feda edilebiliyorsa, mesele artık siyaset değil; vicdan meselesidir. Ve vicdan, sustuğunda hiçbir düzen gerçekten “yeni” olamaz.
Haritalar yanmıyor. İnsanlar yanıyor.
Ve dünya, bu yangına çok uzun süredir sadece uzaktan bakıyor.