Dışarıdan bakıldığında hayat çoğu zaman normal akar. İnsanlar konuşur, güler, günlük telaşlarının içinde kaybolur. Ama bazı anlar vardır ki, dışarıdaki sessizlik ile içimizde kopan gürültü birbirine hiç benzemez. Her şey sakin görünürken, insanın içinde adeta görünmeyen bir kalabalık konuşur durur.
İç dünya…
En çok sakladığımız, en az gösterdiğimiz yer.
Orada yarım kalmış cümleler vardır. Söylenememiş sözler, bastırılmış duygular, ertelenmiş kararlar… Hepsi birikir. Ve zamanla o birikenler, sessizliğin içinde yankı yapan bir gürültüye dönüşür. Öyle bir gürültü ki, dışarıdaki hiçbir ses onu bastıramaz.
İnsan bazen neden huzursuz olduğunu anlayamaz. Ortada belirgin bir sorun yoktur belki. Hayat “olması gerektiği gibi” ilerliyordur. Ama içerde bir şey sürekli rahatsız eder. İşte o rahatsızlık, çoğu zaman bastırılmış olanın sesidir.
Çünkü insan sadece yaşadıklarıyla değil, yaşayamadıklarıyla da şekillenir.
Söylemek isteyip sustukların…
Gitmek isteyip kaldıkların…
Seçmek isteyip vazgeçtiklerin…
Bunların hiçbiri kaybolmaz. Hepsi iç dünyada bir yer bulur kendine. Ve zamanı geldiğinde, kendini hatırlatır. Bazen bir huzursuzluk olarak, bazen bir sıkışmışlık hissiyle, bazen de anlamsız gibi görünen bir yorgunlukla…
İç dünyanın gürültüsü aslında bir düşman değildir. Tam aksine, insanın kendine attığı bir çağrıdır. Ama çoğu insan bu çağrıyı duymamak için daha çok dışarıya yönelir. Daha fazla meşguliyet, daha fazla oyalanma, daha fazla kaçış…
Oysa kaçtıkça büyür bu ses.
Çünkü duyulmak ister.
İnsan kendini ne kadar bastırırsa, içindeki o alan o kadar yoğunlaşır. Ve bir noktadan sonra, artık görmezden gelinemeyecek kadar belirgin hale gelir. İşte o anlar genelde “kırılma noktası” diye adlandırılır. Ama belki de bu, kırılma değil… içsel bir açılmadır.
İç dünyadaki gürültü, çoğu zaman bir yön gösterir.
Ama onu anlamak için durmak gerekir.
Durmak…
Belki de en zor olan şey.
Çünkü durduğun anda, o seslerle baş başa kalırsın. Kendinle yüzleşmek zorunda kalırsın. Gerçekten ne hissettiğini, neyi istediğini, neden yorulduğunu görmek zorunda kalırsın. Ve bu, her zaman konforlu değildir.
Ama şunu fark eden insan için her şey değişmeye başlar:
İçindeki ses seni rahatsız etmek için değil, sana gerçeği göstermek için vardır.
Belki yıllardır başkalarının beklentileriyle yaşıyorsundur.
Belki “olman gereken kişi” olmaya çalışırken, “olduğun kişi”yi unutmuşsundur.
Belki de artık sana ait olmayan bir hayatın içinde sıkışmışsındır.
İç dünyadaki o gürültü, tam olarak bunu anlatmaya çalışır.
İnsan kendini duymaya başladığında, dış dünyanın sesi biraz daha kısılır. Ve o an fark edilir ki; aslında en büyük karmaşa dışarıda değil, içeridedir. Ama aynı zamanda en büyük dönüşüm de yine orada başlar.
Çünkü insan, kendini duymadan değişemez.
O gürültünün içinde saklı olan şey, çoğu zaman bir yön, bir ihtiyaç, bazen de bir gerçektir. Onu susturmak yerine anlamaya çalışmak, insanı yavaş yavaş kendi merkezine yaklaştırır.
Ve belki de mesele, o gürültüyü tamamen susturmak değildir.
Onunla barışmak…
Onu anlamak…
Ve en önemlisi, onun içinden geçen gerçek sesi ayırt edebilmektir.
Çünkü her gürültünün içinde, aslında duyulmayı bekleyen bir hakikat vardır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özlem BAYAR
İç Dünyanın Gürültüsü
Dışarıdan bakıldığında hayat çoğu zaman normal akar. İnsanlar konuşur, güler, günlük telaşlarının içinde kaybolur. Ama bazı anlar vardır ki, dışarıdaki sessizlik ile içimizde kopan gürültü birbirine hiç benzemez. Her şey sakin görünürken, insanın içinde adeta görünmeyen bir kalabalık konuşur durur.
İç dünya…
En çok sakladığımız, en az gösterdiğimiz yer.
Orada yarım kalmış cümleler vardır. Söylenememiş sözler, bastırılmış duygular, ertelenmiş kararlar… Hepsi birikir. Ve zamanla o birikenler, sessizliğin içinde yankı yapan bir gürültüye dönüşür. Öyle bir gürültü ki, dışarıdaki hiçbir ses onu bastıramaz.
İnsan bazen neden huzursuz olduğunu anlayamaz. Ortada belirgin bir sorun yoktur belki. Hayat “olması gerektiği gibi” ilerliyordur. Ama içerde bir şey sürekli rahatsız eder. İşte o rahatsızlık, çoğu zaman bastırılmış olanın sesidir.
Çünkü insan sadece yaşadıklarıyla değil, yaşayamadıklarıyla da şekillenir.
Söylemek isteyip sustukların…
Gitmek isteyip kaldıkların…
Seçmek isteyip vazgeçtiklerin…
Bunların hiçbiri kaybolmaz. Hepsi iç dünyada bir yer bulur kendine. Ve zamanı geldiğinde, kendini hatırlatır. Bazen bir huzursuzluk olarak, bazen bir sıkışmışlık hissiyle, bazen de anlamsız gibi görünen bir yorgunlukla…
İç dünyanın gürültüsü aslında bir düşman değildir. Tam aksine, insanın kendine attığı bir çağrıdır. Ama çoğu insan bu çağrıyı duymamak için daha çok dışarıya yönelir. Daha fazla meşguliyet, daha fazla oyalanma, daha fazla kaçış…
Oysa kaçtıkça büyür bu ses.
Çünkü duyulmak ister.
İnsan kendini ne kadar bastırırsa, içindeki o alan o kadar yoğunlaşır. Ve bir noktadan sonra, artık görmezden gelinemeyecek kadar belirgin hale gelir. İşte o anlar genelde “kırılma noktası” diye adlandırılır. Ama belki de bu, kırılma değil… içsel bir açılmadır.
İç dünyadaki gürültü, çoğu zaman bir yön gösterir.
Ama onu anlamak için durmak gerekir.
Durmak…
Belki de en zor olan şey.
Çünkü durduğun anda, o seslerle baş başa kalırsın. Kendinle yüzleşmek zorunda kalırsın. Gerçekten ne hissettiğini, neyi istediğini, neden yorulduğunu görmek zorunda kalırsın. Ve bu, her zaman konforlu değildir.
Ama şunu fark eden insan için her şey değişmeye başlar:
İçindeki ses seni rahatsız etmek için değil, sana gerçeği göstermek için vardır.
Belki yıllardır başkalarının beklentileriyle yaşıyorsundur.
Belki “olman gereken kişi” olmaya çalışırken, “olduğun kişi”yi unutmuşsundur.
Belki de artık sana ait olmayan bir hayatın içinde sıkışmışsındır.
İç dünyadaki o gürültü, tam olarak bunu anlatmaya çalışır.
İnsan kendini duymaya başladığında, dış dünyanın sesi biraz daha kısılır. Ve o an fark edilir ki; aslında en büyük karmaşa dışarıda değil, içeridedir. Ama aynı zamanda en büyük dönüşüm de yine orada başlar.
Çünkü insan, kendini duymadan değişemez.
O gürültünün içinde saklı olan şey, çoğu zaman bir yön, bir ihtiyaç, bazen de bir gerçektir. Onu susturmak yerine anlamaya çalışmak, insanı yavaş yavaş kendi merkezine yaklaştırır.
Ve belki de mesele, o gürültüyü tamamen susturmak değildir.
Onunla barışmak…
Onu anlamak…
Ve en önemlisi, onun içinden geçen gerçek sesi ayırt edebilmektir.
Çünkü her gürültünün içinde, aslında duyulmayı bekleyen bir hakikat vardır.