İnsan bazen yaşadığı şeyi o anda hissedemez. Çünkü hayat devam ediyordur. Yapılması gereken işler, verilmesi gereken mücadeleler, susturulması gereken korkular vardır. O yüzden bazı duygular tam yaşanmaz; sadece içeriye bırakılır. Üzeri örtülür. “Şimdi zamanı değil” denir. İşte tam da o anda, ertelenen duygular birikmeye başlar.
Bir insanın içinde yarım kalmış ne kadar duygu varsa, zamanı geldiğinde hepsi aynı anda konuşur. Bastırılan öfke, söylenemeyen kırgınlıklar, tutulmuş gözyaşları, geçiştirilen hayal kırıklıkları… İnsan çoğu zaman neden bu kadar yorgun olduğunu anlayamaz. Çünkü bedenin yorgunluğu dinlenerek geçer ama ruhun taşıdığı yük sessizlikle büyür.
Günümüzde insanlar hissetmek yerine dayanmayı öğreniyor. Üzülmemek için güçlü görünmeye çalışıyorlar. Oysa bastırılan her duygu, içeride bir iz bırakıyor. Bir gün hiç beklenmedik bir anda küçücük bir olay karşısında taşan öfkenin, aniden gelen ağlama krizinin ya da sebepsiz hissedilen boşluğun altında aslında yıllardır biriken duygular yatıyor.
İnsan ruhu unutmaz. Sadece erteler.
Bir çocuk düşünün… Ağladığında “abartma” denilmiş. Kırıldığında “takma kafana” diye susturulmuş. Korktuğunda “güçlü ol” denilmiş. Yıllar geçiyor, o çocuk büyüyor ama hislerini ifade etmeyi öğrenemeden yetişkin oluyor. Sonra bir bakıyorsunuz; konuşurken zorlanan, duygularını içinde tutan, sevildiğine inanmakta güçlük çeken birine dönüşmüş. Çünkü ertelenen her duygu, zamanla karakterin içine işliyor.
En tehlikeli olan da şudur: İnsan bir süre sonra ne hissettiğini bile anlayamaz hale gelir. Çünkü sürekli bastırılan duygular, insanın kendisiyle bağını zayıflatır. Güler ama mutlu değildir. Kalabalıktadır ama yalnız hisseder. Sever ama güvenemez. Çünkü iç dünyasında çözülmeyi bekleyen eski duygular vardır.
Bazı insanlar yıllarca güçlü görünür ama bir gün küçücük bir cümlede dağılır. Çünkü mesele o cümle değildir. Mesele, yıllardır içine atılanların artık taşacak yer bulamamasıdır.
Hayatın en ağır yüklerinden biri, konuşulamamış duygulardır. İnsan bazen bir vedayı yaşayamaz, bazen kırıldığı şeyi anlatamaz, bazen de sadece anlaşılmak ister ama doğru zamanı bulamaz. Sonra o duygular içeride katman katman birikir. Zaman geçtikçe unutulduğu sanılır ama aslında sadece derine gömülür.
Oysa duygular bastırıldığında yok olmaz. Şekil değiştirir.
Bazen kaygıya dönüşür.
Bazen ani öfkeye.
Bazen uykusuz gecelere.
Bazen de açıklanamayan bir iç sıkıntısına…
İnsan kendini dinlemeyi bıraktığında, ruh başka yollarla konuşmaya başlar.
Belki de bu yüzden bazı insanlar sürekli yorgundur. Fiziksel değil, duygusal olarak yorulmuşlardır. Sürekli bir şeyleri taşımaktan… Anlaşılmamaktan… İçinde birikenleri kimseye anlatamamaktan…
Oysa iyileşmenin ilk adımı, insanın kendi duygusunu küçümsememesiyle başlar. Herkesin acısı kendine göredir. Bir insanın hissettiği şeyi “önemsiz” görmek, onun iç dünyasını susturur. Halbuki bazen insanın ihtiyacı olan tek şey, yargılanmadan hissedebilmektir.
Çünkü ertelenen duygular kaybolmaz. Sadece zamanı geldiğinde daha ağır şekilde geri döner.
Ve insan, en çok da yıllarca susturduğu kendi iç sesiyle yüzleşirken yorulur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özlem BAYAR
İnsan Ruhu Unutmaz, Erteler
İnsan bazen yaşadığı şeyi o anda hissedemez. Çünkü hayat devam ediyordur. Yapılması gereken işler, verilmesi gereken mücadeleler, susturulması gereken korkular vardır. O yüzden bazı duygular tam yaşanmaz; sadece içeriye bırakılır. Üzeri örtülür. “Şimdi zamanı değil” denir. İşte tam da o anda, ertelenen duygular birikmeye başlar.
Bir insanın içinde yarım kalmış ne kadar duygu varsa, zamanı geldiğinde hepsi aynı anda konuşur. Bastırılan öfke, söylenemeyen kırgınlıklar, tutulmuş gözyaşları, geçiştirilen hayal kırıklıkları… İnsan çoğu zaman neden bu kadar yorgun olduğunu anlayamaz. Çünkü bedenin yorgunluğu dinlenerek geçer ama ruhun taşıdığı yük sessizlikle büyür.
Günümüzde insanlar hissetmek yerine dayanmayı öğreniyor. Üzülmemek için güçlü görünmeye çalışıyorlar. Oysa bastırılan her duygu, içeride bir iz bırakıyor. Bir gün hiç beklenmedik bir anda küçücük bir olay karşısında taşan öfkenin, aniden gelen ağlama krizinin ya da sebepsiz hissedilen boşluğun altında aslında yıllardır biriken duygular yatıyor.
İnsan ruhu unutmaz. Sadece erteler.
Bir çocuk düşünün… Ağladığında “abartma” denilmiş. Kırıldığında “takma kafana” diye susturulmuş. Korktuğunda “güçlü ol” denilmiş. Yıllar geçiyor, o çocuk büyüyor ama hislerini ifade etmeyi öğrenemeden yetişkin oluyor. Sonra bir bakıyorsunuz; konuşurken zorlanan, duygularını içinde tutan, sevildiğine inanmakta güçlük çeken birine dönüşmüş. Çünkü ertelenen her duygu, zamanla karakterin içine işliyor.
En tehlikeli olan da şudur: İnsan bir süre sonra ne hissettiğini bile anlayamaz hale gelir. Çünkü sürekli bastırılan duygular, insanın kendisiyle bağını zayıflatır. Güler ama mutlu değildir. Kalabalıktadır ama yalnız hisseder. Sever ama güvenemez. Çünkü iç dünyasında çözülmeyi bekleyen eski duygular vardır.
Bazı insanlar yıllarca güçlü görünür ama bir gün küçücük bir cümlede dağılır. Çünkü mesele o cümle değildir. Mesele, yıllardır içine atılanların artık taşacak yer bulamamasıdır.
Hayatın en ağır yüklerinden biri, konuşulamamış duygulardır. İnsan bazen bir vedayı yaşayamaz, bazen kırıldığı şeyi anlatamaz, bazen de sadece anlaşılmak ister ama doğru zamanı bulamaz. Sonra o duygular içeride katman katman birikir. Zaman geçtikçe unutulduğu sanılır ama aslında sadece derine gömülür.
Oysa duygular bastırıldığında yok olmaz. Şekil değiştirir.
Bazen kaygıya dönüşür.
Bazen ani öfkeye.
Bazen uykusuz gecelere.
Bazen de açıklanamayan bir iç sıkıntısına…
İnsan kendini dinlemeyi bıraktığında, ruh başka yollarla konuşmaya başlar.
Belki de bu yüzden bazı insanlar sürekli yorgundur. Fiziksel değil, duygusal olarak yorulmuşlardır. Sürekli bir şeyleri taşımaktan… Anlaşılmamaktan… İçinde birikenleri kimseye anlatamamaktan…
Oysa iyileşmenin ilk adımı, insanın kendi duygusunu küçümsememesiyle başlar. Herkesin acısı kendine göredir. Bir insanın hissettiği şeyi “önemsiz” görmek, onun iç dünyasını susturur. Halbuki bazen insanın ihtiyacı olan tek şey, yargılanmadan hissedebilmektir.
Çünkü ertelenen duygular kaybolmaz. Sadece zamanı geldiğinde daha ağır şekilde geri döner.
Ve insan, en çok da yıllarca susturduğu kendi iç sesiyle yüzleşirken yorulur.