SON DAKİKA
Hava Durumu

Zamanı Doğadan Okumak

Yazının Giriş Tarihi: 25.02.2026 15:44
Yazının Güncellenme Tarihi: 25.02.2026 15:45

İnsan önce gölgesine bakarak zamanı ölçtü.Sonra suyun akışına, sonra dişlilere, sonra kuvarsa, sonra atoma…

Atalarımız zamanı takvim yapraklarından değil, toprağın kokusundan, ağacın tomurcuğundan, kuşun göçünden anlarlardı. “Doğum günün ne zaman?” diye sorulduğunda alınan cevap takvim tarihleri olmazdı; “kiraz zamanı”, “buğday biçiminde”, “zeytin vaktiymiş”, “cemre düştüğünde” gibi ifadeler olurdu. Çünkü zaman onlar için soyut bir sayı değil, yaşanan bir mevsimdi.

Osmanlı döneminde kullanılan Rumi Takvim, tarımsal düzeni esas alan güneş yılına dayalı bir takvimdi. Vergiler, ekim-dikim zamanları, hasat dönemleri bu takvime göre belirlenirdi. Yani takvim, doğanın ritmine uyum sağlamak için vardı. İnsan, zamanı kontrol etmeye değil; ona ayak uydurmaya çalışıyordu.

Oysa gökyüzü her zaman aynı sadakatle işliyordu. Dünya, Güneş etrafındaki yolculuğunu sürdürürken, eksen eğikliği sayesinde mevsimler oluşuyordu. Bu büyük kozmik düzen, toprağın üzerindeki en küçük tohumu bile etkiliyordu.

Dünya’nın yaklaşık 23,5 derecelik eksen eğikliği olmasaydı ne ilkbahar olurdu ne sonbahar. Ne kiraz zamanı gelirdi ne de başak sararırdı.

İlkbaharda ekinoksunda geceyle gündüz eşit olur. Güneş biraz daha güçlenir, toprak uyanır, tomurcuklar patlamaya başlar. Yazın en uzun gününde güneş gökyüzünde en yüksek noktaya çıkar; başaklar olgunlaşır, buğday sararır. Sonbaharda ekinoksunda gece ve gündüz yeniden dengelenir; hasat zamanı gelir. Kışın en uzun gecesinden sonra ise doğa dinlenmeye çekilir, toprak kendini yeniler.

Atalarımız belki “eksen eğikliği” terimini bilmiyordu ama gölge boyundan mevsimi okuyabiliyordu. Öğle vakti gölgenin kısalmasından yazın yaklaştığını, sabah çiğinin yoğunluğundan havanın ve mevsimlerin değişeceğini anlayabiliyorlardı. Onlar için gökbilim bir laboratuvar ya da araştırma konusu değil; hayatın ta kendisiydi.

“Kiraz zamanı” dendiğinde takvim yaprağı değil, dalındaki kırmızı meyve akla gelirdi. “Buğday zamanı” dendiğinde altın sarısı başakların rüzgârdaki sesi duyulurdu. Zaman, doğanın diliyle tarif edilirdi. Bugün ise zamanı dakikalara bölüyor, alarm sesleriyle yönetiyoruz. Oysa doğa hâlâ kendi takvimini kullanıyor. Cemre yine düşüyor, turnalar yine göç ediyor, başak yine sararıyor. Sadece biz bakmayı biraz unuttuk.

Belki de yeniden gökyüzüne bakmamız gerekiyor. Belki de zamanı tekrar ağaçların gölgesinden okumalıyız. Saatler zamanı gösterir; doğa ise onu hissettirir. Belki de en eski saat hâlâ gökyüzü..

Ve atalarımızın “kiraz zamanı” dediği şey, aslında en doğal kronometreydi.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.